Peygamberler Tarihi - M. Asım Köksal

Nübüvvet:
Akıl sahibi kulların, üzerlerindeki dünya ve Âhiret işleri hakkın­da, Allah ile kulları arasında yapılan Elçilik demektir.[1]

Nebî:
Kendisine, Melek tarafından vahy veya kalbine ilham olunan, ya da, Salih rü'yâ ile uyarılan zât demektir.[2]

Resul:
Resul ise, Resul olması haysiyetile, Nübüvvet Vahy'inin fevkında özel bir Vahy ile üstün kılınmış olan ve kendisine Cebrail Aleyhisselâmın, Allah tarafın­dan özel olarak indirdiği Kitab ile Vahy etmiş olduğu[3], Yüce Allah'ın hükümleri­ni, halka, tebliğ etmek üzere gönderdiği Kâmil İnsan, demektir.[4]
Bunun için "Her Resul, Nebî'dir; fakat, her Nebî, Resul değildir." denilmiştir.[5]

Nebîlik Ve Resulluğun Allah Vergisi Oluşu:
Nebîlık ve Resulluk, Allah vergisi olup bunu, Yüce Allah'ın, kullarından, dilediğine ve lâyık olanına verdiği de, Kur'ân-ı Kerîmde şöyle açıklanır:
"Bir Vahy ile veya bir perde arkasından, yahud bir Elçi (Melek) gönderip te -Kendi izniyle- dileyeceğini, Vahy etmesi olmaksızın, Allah'ın, hiç bir beşere kelam söylemesi vâki olmamıştır.
Şüphesiz ki, O, çok Yücedir, Mutlak hüküm ve hikmet sahibidir. İşte, biz, Sana da, böylece, emrimizden bir Ruh (Kur'an)ı Vahy ettik. Halbuki (bundan önce), Sen, Kitab, nedir? İman, nedir? bilmezdin. Fakat, Biz, onu, bir Nûr yaptık. Bununla, kullarımızdan, kimi dilersek, Ona, Hidâyet veririz.
Şüphesiz ki, Sen, muhakkak, doğru bir yolun Rehberliğini yapıyorsundur"[6]
"O (Allah), Ümmîler (Araplar) içinde, kendilerinden (onlara) bir Resul gönderen­dir ki, (O Resul), onlara (Allâhın) âyetlerini okur. onları, temizler, onlara, Kitabı, Hik­meti öğretir.
Halbuki, onlar, daha önce, apaçık bir sapıklık içinde idiler."
"Bu (Peygamberlik), Allâhın, kimi dilerse, ona vereceği bir fadi'dır.
Allah, büyük fadl (kerem) Sahibidir."[7]
"Allah, Risâletini (Elçiliğini) nereye vereceğini, çok iyi bilendir."[8]

Peygamberlerin Sıfat Ve Faziletlerinden Bazıları:
Bütün Peygamberler (Salâtü selâm olsun onlara), ancak erkekler arasından se­çilip gönderilmişlerdir, (Nahl: 43, Enbiya: 7), Babaları ve Din'leri, bir Kardeş olup[9] küçük[10], büyük günahlardan, küfürden uzaktırlar.[11]
Ancak, onların bazısından -Makamlarına göre- kusur sayılabilecek bazı davra­nış ve sürçmeler vuku bulabilirdir.[12]
Peygamberler, en Emîn,[13]
Allah'ın emir ve nehiylerini, insanlara, hiç eksiltmeden, artırmadan, ulaştıran,[14]
Elçilik vazifesini yaparken, Allâh'dan başka hiç kimseden korkmayan,[15]
En doğru sözlü, en doğru özlü,[16]
Kısa akıllılıktan,[17]
Yanılgıdan uzak,
İnsanların bilmedikleri, bilemeyecekleri şeyleri-Allâh 'dan telakki eyledikleri Vahy ile bilen, bildiren,[18]
İnsanlara, Allâhın ayetlerini okuyan, Kitap ve Hikmeti öğreten, onları maddî ve manevî kirlerden temizleyen,[19]
İnsanları, doğru yola öğütleyen ve onların esirgenmelerini dileyen[20], Mükâfatlarını, dünyada insanlardan değil, Âhirette Rabbül'âlemîn'den alacaklarını açıklayan Allah Elçileridir.[21]
Peygamberlerin, Yüce Allah'ın izniyle, Mucizeler göstermeleri, gerçektir ve gös­termişlerdir.[22]
Muhammed Aleyhisselâma ise, devamlı Mucize olarak Kur'ân-ı Kerim -Vahy edil­mek suretiyle- verilmiş olduğundan, Kendisi, Kıyamet günü, Peygamberlerin en çok ümmetlisi olacaktır.[23]

Peygamberlerin İlki Ve Sonuncusu; Nebi Ve Resullerin Sayısı:
İnsanlara gönderilen Peygamberlerin ilki Âdem Aleyhisselâm[24], Sonuncusu da, Muhammed Aleyhisselâmdır.[25]
Eshab-ı kiramdan Ebû Zerrül Gıfârî der ki:
"Nebî aleyhisselâm'a: (Yâ Resûlallâh! Nebilerin evveli hangisidir?) diye sordum.
Âdem'dır" buyurdu.
(O, Nebî mi idi?) diye sordum.
(Evet! Mükellem bir Nebî idi.) buyurdu.[26]
(Yâ Resûlallâh! Nebilerin sayısı, kaçtır?) diye sordum.[27]
(Yüz yirmi dört bindir.) buyurdu.
(Yâ Resûlallâh! Onlardan, kaçı, Resuldür?) diye sordum.
(Üçyüz onbeş veya üçyüz onüç[28] kişilik bir cemaat!) buyurdu."[29]

Muhammed Aleyhisselâm'ın Hem Nebî, Hem Resul Oluşu:
Muhammed Aleyhisselâm, hem Nebî, hem Resul idi.
"Muhammed, adamlarınızdan hiç birinin babası değildir. Fakat, (O) Allah'ın Resûlu ve Nebilerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.[30]
"De ki: ey insanlar! Hiç şüphesiz, ben, göklerin ve yerin mülk (ve tasarrufu)na mâlik olan, Kendisinden başka hiç bir ilâh bulunmayan, diriltmekte ve öldürmekte olan Allah'ın, size, hepinize gönderdiği Resulüyüm!
O halde, Allah'a ve Onun Ümmî Nebîolan Resûluna -ki, Kendisi de, O Allah'a ve Onun sözlerine iman etmekte olandır- iman ediniz! Ona, tâbi olunuz ki, doğru yolu bulmuş olasınız! [31]
"Sen, hiç şüphesiz, gönderilen (Peygamberlerdensin!" [32]
"Ey Resul! Sana, indirileni tebliğ et!
Eğer yapmazsan, (Allah'ın) Elçiliğini tebliğ (ve ifâ) etmiş olmazsın!
Allah, Seni, insanlardan koruyacaktır.
Şüphesiz ki, Allah, kâfirler güruhunu muvaffak kılmaz. [33]
Tarihî kaynaklara göre de: Cebrail Aleyhisselâm, Muhammed Aleyhisselâm'a ilk defa gelip Alak sûresinin başından beş âyet Vahy ettikten sonra, gündüzün, yerle gök arasını dolduran bir insan suretinde görünerek:
"Yâ Muhammed! Sen, Allah'ın Resulüsün! Ben, Cebrail'im!" diye hitab et­miştir. [34]
Eshab-ı kiramdan Câbir b. Abdullah: "Peygamber Aleyhisselâm, özel olarak Kendi Kavmına, genel olarak ta, bütün insanlara gönderildi." Demiştir. [35]
Peygamberimiz Aleyhisselâm da, Peygamberliğini, Abdulmuttalip Oğullarına açıklarken:
"Ey Abdulmuttalip Oğulları! Ben, özel olarak size, genel olarak ta, bütün insanlara gönderildim!" buyurmuştur [36]

İnsanlara Gönderilen Her Peygamberin İsim Ve Kıssasının Bildirilmediği:
Kur'ân'ı Kerimde isimleri anılan ve kıssaları az veya çok anlatılan Peygamberler de, vardır, isimle­ri anılmayan ve kıssaları anlatılmayan Peygamberler de, vardır.
Bu husus, Kur'ân-ı Kerimde şöyle açıklanır:
"And olsun ki: Senden önce de, bir çok Resuller gönderdik.
Onların içinden, Sana, kıssalarını anlattıklarımız da, vardır, Sana, bildirmediklerimizde, vardır." [37]

Kur'ân-ı Kerimde İsimleri Anılan Veya Kıssaları Anlatılan Peygamberler:

 

 

  1. Âdem Aleyhisselâm 

  2. İdris Aleyhisselâm

  3. Nuh Aleyhisselâm

  4. Hûd Aleyhisselâm

  5. Salih Aleyhisselâm

  6. İbrahim Aleyhisselâm

  7. İsmail Aleyhisselâm

  8. İshak Aleyhisselâm

  9. Lût Aleyhisselâm

10. Yâkub Aleyhisselâm

11. Yûsuf Aleyhisselâm

12. Eyyub Aleyhisselâm

13. Zülkifl Aleyhisselâm

14. Şuayb Aleyhisselâm

15. Mûsâ Aleyhisselâm

16. Harun Aleyhisselâm

17. İlyas Aleyhisselâm

18. Elyesa' Aleyhisselâm

19. Yûnus Aleyhisselâm

20. Dâvud Aleyhisselâm

21. Süleyman Aleyhisselâm

22. Lukman Aleyhisselâm

23. Uzeyr Aleyhisselâm

24. Zülkarneyn Aleyhisselâm

25. Zekeriyya Aleyhisselâm

26. Yahya Aleyhisselâm

27. İsâ Aleyhisselâm

28. Muhammed Aleyhisselâm

 

Bu Peygamberlerden, ilgili bahislerde görüleceği üzere, Lokman, Zülkarneyn.. Aleyhisselamlar gibi bazılarının Peygamber mi, Veli mi? oldukları hakkında, bilginlerce görüş birliği sağlanamamıştır. [38]

Peygamberlerin Üstünleri Ve En Üstünü:
Peygamberlerin hepsi aynı derecede ve meziyette olmayıp Yüce Allah, Onlar­dan kimine, kiminden üstün meziyetler vermiş, birisi ile söyleşmiş, birisini de, dere­celerle yükseltmiştir. (Bakare: 2/253)[39]


Peygamberlerin Ülül'azm Olanları Ve Onların Seyyid'i:
Peygamberlerin Ulül'azmleri (Ahkaf: 46/35), rivayete göre:
1. Nûh,
2. İbrahim,
3. Mûsâ,
4. İsâ,
5. Muhammed Aleyhisselâm olduğu gibi.[40]
Sahih bir Hadîs-i şerîfe göre de: Peygamberlerin Seyyidleri de, Nuh Aleyhisse­lâm, İbrahim Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâm, İsâ Aleyhisselâm ve Muhammed Aleyhisselâm olmak üzere beştir.
Muhammed Aleyhisselâm ise, bu Beş'in Seyyididir.[41] Kıyamet gününde de, Âdem oğullarının Seyyidi O'dur.[42]
Öncekilerin ve sonrakilerin[43] Kıyamet gününde Hamd sancağı, Ona verilecek.[44] O gün, Peygamberlerin İmamı, Hatîbi ve Şefaat Sahibi O olacak.[45] Bütün Peygamberler, Onun Sancağı altında toplanacaktır.[46]

Vahy Ve Vahy Tarzları:
Dil Teriminde: Sür'atli işaret, Kitabet, Risâlet, İlham ve Gizli Kelâm., gibi tür­lü mânâlara gelen[47] Vahy; Din Teriminde: Yüce Allah'ın, dilediğini, Peygamber­lerine, dilediği tarzlarla bildirmesidir.[48]
Vahy'in, müteaddid tarzlarından birincisi: uykuda görülen ve görüldüğü gibi, apaçık çıkan Rü'yâ tarzıdır.[49]
Vahy; Peygamberlere, uyanık iken geldiği gibi, uyurken, Rü'yada da, gelirdi[50] Peygamberlerin Rü'yaları Vahy'dir.[51]
Nitekim, İbrahim Aleyhisselâm'a, İsmail Aleyhisselâm hakkındaki İlâhî emir, Rü'-yasında verilmişti.[52]
Peygamberlerin gözleri uyuşa da, kalbleri uyumaz.[53] Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm, Hadis-i şeriflerinde: "Ey Âişe! Benim gözlerim uyur, kalbim uyumaz."[54]
"Bana (Ey Muhammed! Gözlerin, uyusun, kulağın işitsin, kalbin ezberlesin!) bu-yuruldu.
Gözlerim uyudu. Kalbim ezberledi. Kulağım da işitti." buyurmuşlardır.[55]

Rü'yâ Ve Rü'yâ Çeşitleri:
Uyuyanın, uykusunda bazı şeyler görmesine, Rü'yâ ve Hulm (Düş) denir.[56] Fakat, Rü'yâ'da görülen şeyler, daha çok hayr ve güzel şeyler üzerine olur. Hulm'de ise, görülen şeyler, daha çok şer ve çirkin şeyler üzerine olur.[57]
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm, Rü'yâ ve Hulm hakkında şöyle bu­yurmuşlardır:
"Salih Rü'yâ, Allâh'dandır, Hulm ise Şey tandandır. "[58]
"Zaman(ın sonu), yaklaşınca, Müslümanların Rü'yâsı, hemen hemen yanlış çıkma­yacaktır."
"Sizin, en doğru Rü'yâ göreniniz, en doğru söyleyeninizdir."

Rü'yâ, üç çeşittir:
Yüce Allah tarafından (kuluna) müjde olan Salih Rü'yâ,
"Şeytan tarafından korku, üzüntü veren Rü'yâ,
Kişinin, kendi nefsinden, kendisine telkin mâhiyetinde vâki, olan (uyanık iken, içinden geçirmiş oldukları şeyleri, uyurken düşünde görmek gibi.)[59] Rü'ya."[60]

Şeytan, Âdem oğullarına karşı beslediği şiddetli düşmanlık sebebiyle, her za­man, onlara sataşır, her yönden tuzaklar kurar, her yolla onların işlerini bozmak ister.
Gördükleri Rü'yalarını da, ya içlerine yanlışlar karıştırarak, ya da, onlardan gaf­lete düşürmek suretiyle örtüp belirsiz ve yararsız hale getirir.[61]

Mübeşşirat Ve Salih Rü'yâ:
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm:
"Risâlet de, Nübüvvet de, kesintiye uğramış, sona ermiştir.
Benden sonra (gelecek) ne Resul vardır, ne de, Nebi!" buyurmuş, bu, Eshaba çok ağır gelmişti.[62]
Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselâm :
"Peygamberlikten bir şey kalmamıştır![63] Amma, Mübeşşirât[64], vardır!" buyurdular.[65]
"Yâ Resûlallâh! Mübeşşirât nedir?" diye sordular.[66] Peygamberimiz Aleyhisselâm: "Müslüman kişinin Rü'yâsıdır!"[67] Salih Rü'yâdır!" buyurdu.[68]

Vahy Tarzlarından 2-7'ye Kadar Olanlar:
Vahy tarzlarından ikincisi: Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâmda olduğu gibi, Vahy edi­lecek Kelâm'ın[69], Melek, görünmeksizin[70] Peygamberlerin kalbine ilka buyrulmasıdır.[71]
Yüce Allah, Cebrail Aleyhisselâmda, İlâhî hitaba muhâtab ve İlâhî emri tebliğe memur bulunduğu hakkında zarurî bir ilim yarattığı gibi, Peygamberimizin kal­binde de, zarurî bir ilim yaratırdı da, Peygamberimiz, kalbine ilka olunan şeyin, mücerred bir ilhamdan ibaret bulunmadığını, Cebrail Aleyhisselâmın, Allâh'dan getirdiği bir Vahy olduğunu kesin olarak bilirdi.[72]
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm :
"Hiç şüphesiz, Rûhulkudüs (Cebrail Aleyhisselâm), kalbime, şunu ilka ve Vahy etti ki: "Hiç bir nefs[73], Eceli dolmadıkça[74], rızkını, tamam olarak almadıkça, ölmez!
Öyle ise, Allâh'dan sakınınız da, onu, güzel ve meşru' yollardan arayınız![75]
Helâl olanı, alınız! Haram olanı, bırakınız![76]
Rızık, gecikirse, onu, Allah'a mâsiyetle elde etmeğe kalkışmayınız!
Çünki, Allah katındaki şeye, Allah'a itaatin başkası ile nail olunamaz!"[77] Hadîs-i şeriflerinde olduğu gibi.[78]
Vahy tarzlarından üçüncüsü: Vahy Meleğinin, insan suretine girerek Vahy edilecek şeyi[79], bir insanın, bir insana tevdi edişi gibi, Vahy edişidir.[80]
"Yâ Resûlallâh! Vahy, Sana, nasıl gelir?" diye sorulduğu zaman, Peygambe­rimiz Muhammed Aleyhisselâm:
"Bazı kerre Melek, benim için, insan suretine girer, benimle konuşur. Ben de, Onun söylediklerini, iyice bellerim.[81]
Bu, bana, Vahy'in en kolay, gelenidir" buyurmuşlardır.[82]
Cebrail Aleyhisselâm, Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm'a, çok kerre Eshab'dan Dıhye b.Halîfe'nin suretinde gelirdi.[83]
Eshâb-ı Kiramın, Onu gördükleri olurdu.[84]
Vahy tarzlarından dördüncüsü: Vahy'in, dehşet saçan bir çan, çıngırak uğul­tusu gibi uğuldayarak gelişidir.[85]
"Yâ Resûlallâh! Sana, Vahy nasıl gelir?" sorusuna, Peygamberimiz Aleyhis-selâm'ın verdikleri cevapta, Vahy'in bu tarzı, şöyle açıklanmış:
"Vahy, bazan bana, çıngırak sesi gibi (müthiş bir madenî ses uğultusu ile) gelirdir ki, Vahy'in bana, en ağır geleni de, budur!
Vahy hali, benden kalkınca, Meleğin, bana söylemiş olduğunu, iyice bellemiş bulu­nurum!" buyrulmuştur.[86]
İşitilen bu şiddetli ses, ya Vahy Meleğinin kendi sesi, ya da, kanadlarının uğul­tusu idi.[87]
Bunun hikmeti de, Vahy'i, telakki ve hıfz için, Peygamberimizin kalbini topar­lamak ve hazırlamak[88], kulaklarının ve kalbinin, Vahy Meleğinin sesinden baş­kası ile meşgul olmasına meydan bırakmamak içindi.[89]
"Yâ Resûlallâh! Vahy'in gelişini sezermisin?" diye sorulduğu zaman, Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm:
"Evet! Sesi, işitir ve susarım.
Bana, hiç bir sefer (bu tarzda) Vahy olunmamıştır ki, ruhum, alınıyor olduğunu san­mış bulunmayayım!" buyurmuştur.[90]
Yüce Allah, bir emri Vahy etmek, Vahy suretiyle dile getirmek istediği zaman, Allah'ın emrinin korkusundan gökleri, son derecede şiddetli bir titreme alır![91]
Göklerin halkı olan Melekler de, İlâhî Kelâmı, düz ve sert bir kayaya çarpan demir zincir(in çıkardığı korkunç ses) gibi işitince[92], Allah'ın Kelâmına karşı duy-öukian derin haşyetten üoîayı, kanaöiannı ç/rparla[93] baygın düşüp secdeye ka­panırlar!
Ayılıp secdeden başını ilk kaldıran, Cebrail Aleyhisselâm, olur.
Yüce Allah, Ona, Vahy'lerinden, dilediğini, söyler.[94]
Cebrail Aleyhisselâm, yanlarına gelinceye kadar, öteki Melekler, öylece bay­gın halde kalırlar.
Cebrail Aleyhisselâm, Meleklere uğrar.[95]
Her göğe uğradıkça[96], kalblerinden korku kaldırılan[97], o gök halkı olan[98] Me­lekler, Ona:
"Ey Cebrail!"[99] Rabbımız[100], ne buyurdu?" diye sorarlar. Cebrail de:
"Hakkı, buyurdu![101] En Yüce, en büyük olan O'dür!" der. Meleklerin hepsi de, Cebrail Aleyhisselâmın söylediği gibi, söylerler.[102]
Vahy'in bu tarzından, Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm, beşeriyet sı­fatından soyunup, sıyrılıp Melekiyet sıfatına bürünerek Vahy'i, Cebrail Aleyhis-selâmdan alırdı ki, bu, Vahy'in en zor, en güç olanı idi.[103]
Eshâb-ı kiramın görüp anlattıklarına göre:
Vahy'in inişi sırasında, Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm'a, ağır bir sıkıntı basar, yüzü gül gibi olur[104], gözlerini kapar[105], başını önüne eğerdi.
Yanında bulunanlar da, başlarını, önlerine eğerlerdi.[106] Peygamberimiz Aleyhisselâm, o hallerinde, çabuk çabuk nefes alırdı.[107] En soğuk günde bile, alnından inci taneleri gibi ter dökülürdü.[108]
Vahy hali, sona erinceye kadar, yanında bulunanlardan hiç biri başlarını kaldı­rıp Peygamberimizin yüzüne bakmağa kadir olamazlardı.[109]
Vahy'in ağırlığı veya hafifliği, inen Sûre'nin ağırlığı veya hafifliği ile orantılı bu-lunurdu.[110]
Yâni, inen Vahy, va'd ve tebşir mâhiyetinde ise, Cebrail Aleyhisselâm, beşer suretinde gelir, hitab ve telakki, Peygamberimize bir güçlük vermezdi.
İnen Vahy, azab ve korkutmakla ilgili bulunduğu zaman, dehşet saçan bir çan, çıngırak uğultusuyla uğuldayarak gelirdi.[111]
Deve üzerinde bulunduğu sırada da, Peygamberimiz Muhammed Aleyhisse-lâma böyle Vahy geldiği olur, devenin, inen Vahy'in ağırlığına dayanamadığı[112], bacaklarının ikiyana ayrıldığı, büküldüğü, kırılacak gibi olduğu, bazan da, çöktü­ğü görülürdü.[113]
Vahy tarzlarından beşincisi: Vahy Meleği Cebrail Aleyhisselâmın, Yüce Al­lah tarafından yaratıldığı aslî hey'et ve surette görünerek[114] Yüce Allah'ın dile­diğini, Peygamberimiz Aleyhisselâm'a Vahy edişidir.[115]
Bu da, iki kerre vuku bulmuş[116], Peygamberimiz Aleyhisselâm, Cebrail Aley-hisselâmı, yaratıldığı aslî hey'et ve suret üzere altıyüz kanadıyla[117] iki defa[118], yerle gök arasını doldurur bir halde görmüştür.[119]
Vahy tarzlarından altıncısı: Yüce Allah'ın Mirâc gecesinde olduğu gibi[120], göklerin üstünde[121], Peygamberimiz Aleyhisselâm'a, uyanık iken, perde arka­sından, hitabda bulunması, ya da, uyurken, arada, Vahy Meleği bulunmaksızın, Peygamberimizle konuşmasıdır.[122]
Vahy tarzlarından yedincisi de: Yüce Allah'ın, arada, Vahy Meleği bulunmak­sızın, Peygamberimiz Aleyhisselâma doğrudan doğruya hitab buyurmuş ol­masıdır.[123]
Peygamberimiz Aleyhisselâmın bildirdiklerine göre: Mirâc gecesinde, Cebrail Aleyhisselâm, Peygamberimizi, yukarı götüre götüre, nihayet (Kaza ve Kaderi ya­zan) Kalemlerin cızırtılarını işitecek kadar yüksek bir yere çıkardı.[124]
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm orada, Cennet'ten, yemyeşil bir Ref-ref(ipek döşek)'in, birden, ufku kapladığını, doldurduğunu, gördü.[125]
Peygamberimiz, onun üzerine oturdu.
Cebrail Aleyhisselâm, Peygamberimizden ayrıldı.[126]
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm, Aziz ve Cebbar (dilediğini, yaptır­mağa kadir olan) Rabb'ına, yükseltilip yaklaştırıldı.[127]
Kendisinden, bütün sesler, kesildi.[128]
Yüce Rabb'ının:
"Korkma yâ Muhammed! Yaklaş! Yaklaş!" buyurduğunu işitmeğe başladı.[129]
Nihayet, hiç bir kimsenin, hiç bir zaman erişememiş olduğu yakınlık Makamı­na, İlâhî huzura kabule, İlâhî ikram ve İhsana nail oldu.[130] Rabbını, gördü.[131]
Yüce Allah, Mîrac gecesinde, Peygamberimiz Aleyhisselâm'a, Vahy etmek is­tediğini, istediği şekilde Vahy etti.[132]

Peygamberlere İndirilen İlahî Kitab Ve Sahîfeler :
Yüce Allah tarafından, Peygamberlere indirilen yüz dört Kitabtan, dördü Tevrat, Zebur, İncil ve Furkan (Kur'an), yüzü de, Sahifeler halinde olup dört büyük Kitabdan, Tevrat Mûsâ Aleyhisselâm'a, Zebur Dâvûd Aleyhisselâm'a, İncil İsâ Aleyhisselâm'a, Furkan (Kur'an)da, Muhammed Aleyhisselâm'a indirilmiştir.[133]
Sahîfe halindeki Kitablardan On Sahîfesi Âdem Aleyhisselâma, Elli Şahîfesi Şis Aleyhisselâma, Otuz Sahîfesi İdris Aleyhisselâm'a, On Sahîfesi de İbrahim Aleyhisselâm'a indirilmişti.[134]
Tevrattan önce Mûsâ Aleyhisselâm'a da, on Sahife indirilmişti.[135]

Din Ve Mâhiyeti:
Din; Dil teriminde: Ceza, İslâm, Âdet, İbâdat, Tâat, Inkıyad, Hükm, Ferman, Tevhid, Millet, Şeriat, Vera ve Takva, Hisab... gibi türlü mânâlara gelir.[136]
Şeriat Teriminde Din: Peygamberin, Allah tarafından getirip tebliğ ettiği şeyle­ri kabule, akıl sahiplerini davet eden İlâhî Kanundur.[137]
Bu İlâhî Kanun'a, uyulduğu için, Din denir.[138] Allah'ın, açık ve geniş yolu olduğu[139],
Kullar, bağlansınlar diye konulan hükümlerden ibaret bulunduğu için de, Şeri­at denir.[140]
Şeriat'a, Şeriat denilmesi, sıdk ve sadâkatla bağlananın hem susuzluğunu gi­dereceği, hem de, günah kirlerinden arıtıp temizleyeceği içindir.[141]
Din'e, Millet denilmesi de; üzerinde toplanıldığı, yüründüğü içindir.
Din ve Millet, aslında bir olup aralarındaki fark, itibarîdir ve Din'in, Yüce Al­lah'a, Millet'in de, Peygambere nisbet edilmiş olmasından ibarettir.[142]
Din; İmân, İslâm ve bütün Şeriatları kaplayan umûmî bir isimdir.[143]

İman Ve Mü'min:
İman; Dil Teriminde: bir kimseyi, söylediği sözde tasdik edip doğrulamak, ken­disine inanmak demektir.[144]
Başka bir deyişle: İman, kalb ile tasdik etmektir.[145]
Şeriat Teriminde: İman, Yüce Allah katından getirdiği şeylerde, Peygamberi[146], kalb ile tasdik ve dil ile ikrar etmek[147], beden ile de, gereğini, yerine ge-tirmektir.[148]
Mü'min: Allah'ı, Allah'ın Resulünü ve Onun, Allâh'dan getirdiği şeyleri tasdik eden kimse demektir.[149]
Gök ve yar halkının İmanı, inanılacak şeyler cihetinden, ne artar, ne de, eksilir. Fakat, İman, yakîn ve tasdik cihetinden, artar da, eksilir de.
Mü'minler; İmanda ve Allah'ı tevhid (bir tanıma) hususunda, birbirlerine eşid, amellerde ise, birbirlerinden farkhdırlar.[150]

İman'ın Çeşidleri:
Beş türlü İman vardır:
1) Matbu İman,
2) Masum İman,
3) Makbul İman
4) Mevkuf İman,
5) Merdud İman,

Matbu İman: Meleklerin İmanıdır.
Masum İman: Peygamberlerin İmanıdır.
Makbul İman: Mü'minlerin İmanıdır.
Mevkuf İman: Bid'atcıların İmanıdır.
Merdud İman: Münafıkların İmanıdır.[151]

İman; öyle bir nurdur ki, onun nuru, insanın bütün azasına yayılmıştır.
Fakat, insanın âzasından birisi kesilince, İman, parçalanmaz olduğu için, ora-lan, kalbe gider.
İslâm; Allah'ı, keyfiyetsiz olarak bilmektir.
Bunun yeri, göğüstür.
İman; Allah'ı, Allâh'lığı ile bilmektir.
Bunun yeri, yürektir.
Yürek te, göğsün içindedir.
Marifet; Allah'ı, Sıfatları ile bilmektir.
Bunun yeri, Gönüldür.
Gönül de, Kalb'in içindedir.
Tevhid; Allah'ı, Birliği ile bilmektir.
Bunun yeri, Sırr'dır.
Sırr da, Gönül'ün içindedir.
Bunlar, Nûr sûresinin Nûr âyetindeki Nur temsilini andırırdır.
Bunlar, dört gerdanlıktır ki, dördü de, birbirinden ayrı, gayrı değildirler. Hepsi birleşince, Din olurdur.[152]

Kalb Ve Çeşidleri:
Kalb'in iki türlü mânâsı vardır.
Birisi; göğsün sol tarafında, sol memenin altına doğru konulmuş, çam kozala­ğı şeklini andırır, cismânî bir et parçası olup buna yürek denir.
Bunun içinde boşluklar vardır ve içi, siyah kanla doludur.
Bu Yürek, Rûh'un kaynağıdır, hayvanlarda da, ölülerde de, bulunur.
Kalb'in ikincisi, Gönül'dür ki, işte, gözle görülmeyen, Rûhânî, Rabbânî bir La-öfe olan, cismânî Kalb, Yürek ile de, alâkası bulunan ve insanın hakîkatı olan, insanda anlayan, bilen, hitab edilen, cezalandırılan, azarlanan ve istenilen Kalb, budur.
Cismânî Kalb ile, Yürek ile alâkasını kavramakta halkın, çoğunun akıllarını hay­rette bırakan bu Kalb'in hakîkatini araştırmak, Mükâşefe ilimlerine bağlı olup bu da, Rûh'un sırrını açıklamağa kalkışmak demek olacağından, Resûlullâh Aley-hisselâm'ın konuşmadığı Rûh hakkında, başkasının konuşmağa hakkı bulunma­yacağı açıktır.[153]

İnsanlarda dört çeşid Kalb bulunur:
l) Ecred Kalb,
2) Ağlef Kalb,
3) Menküs Kalb,
4) Musaffah Kalb.

Ecred, yâni saf, parlak, kinsiz Kalb, Mü'minlerin kalbidir ki, onda İman nuru, güneş gibi parıldar.
Ağlef, yânif gılıflı, kapalı, örtülü kalb, kâfirlerin, münkirlerin kalbidir.
Menküs, yâni tersine çevrilmiş Kalb, münafıkların Kalbidir ki, onlar, gerçeği ta­nır, sonra da, inkâr ederlerdir.
Musaffah, yâni, iki yüzlü Kalb, içinde hem İman, hem de, nifak bulunan kalbdir. İman, böyle olan kalbde, temiz su ile yetişen ve gelişen sebzeye nifak ise, kan ve irinle gelişen bir çıbana benzer ki, bunlardan hangisi, diğerine galebe çalar­sa, onu, bastırır ve geriletir.[154]
Nifak; İman, dil ile açıklandığı halde, Kalbde küfr ve inkârı gizlemektir.[155]

Mü'min İle Müslüman Arasındaki Fark:
Her Mü'min, Müslümandır.
Fakat, her Müslüman, Mü'min değildir.
Çünkü, bir kimse, Mü'min olmadığı halde, Şehâdet getirmek suretiyle, kendi­sini, Müslüman gösterebilir.
Eshab-ı kiramdan Sa'd b.Ebî Vakkas: "Yâ Resûlallâh! (Mü'minlere verilecek mallardan) filana verdin, filan kimseye ise vermedin. Halbuki, o da, Mü'mindi?" dediği zaman, Peygamberimiz: "Ona, Mü'min deme! Müslüman de!" buyurmuştur.[156] Kur'ân-ı Kerimde de, bu hususta şöyle buyrulur: "Bedevîler, (Biz, İman ettik!) dediler.
Onlara, de ki: (Siz, İman etmediniz amma, bari (Müslüman olduk!) deyiniz. İman, henüz, sizin kalblerinize girip yerleşmemiştir.[157]

Münafıklık, Fâsıklık Ve Kâfirlik:
Bir kimse, dili ile şehâdet getirir, bedeni ile amel eder de, Kalb ile tasdikte bu­lunmazsa, o, Münafık olur.
Bir kimse, dili ile tasdikte bulunur, da, bedeni ile amel etmezse, o da, Fâsık olur.[158]
Fısk: Yüce Allah'ın emrini terk ve Ona isyan etmek, doğru yoldan sapıp çık­mak demektir.[159] Hiç şehâdet getirmeyen kimse ise, Kâfir ve Münkirdir.[160]

Allah Katında Makbul Din Bütün Peygamberlerin Dini:
Kur'ân-ı Kerimde açıklandığına göre: Allah katında makbul din, İslâm Dini'dir.[161]
İnsanların, ilk zamanlardan beri tuttukları, bağlandıkları tek ve umûmî Din de, İslâm Dini, Tevhid Dini'dir.
Gelmiş, geçmiş bütün Peygamberler, İslâm Dininin esaslarını tebliğe çalışmışlar, bu Dinde can vermiş, can vermeyi özlemişlerdir.
Âdem Aleyhisselâm'dan sonra, Ebülbeşer olan[162], başka bir deyile: Tufan­dan sonra (İkinci Âdem Baba) diye tanınan[163] Nuh Aleyhisselâm, Müs-lûmandı.[164]
Peygamberler Atası İbrahim Aleyhisselâm da, Onun Oğulları ve Torunları da, Müslüman idiler.[165]
Yûsuf Aleyhisselâm da, Allah'a "...Benim canımı, Müslüman olarak al..." diye dua etmiştir.[166]
Mûsâ Aleyhisselâmın, Firavun 'u davet ettiği Din de, İslâm Dini idi.
Bunu, hem Mûsâ Aleyhisselâm, hem Firavun'ın imân ve ihtida eden sihirbazları ve hattâ bizzat Firavun bile ikrar ve ifâde etmiştir.[167]
Mûsâ Aleyhisselâmdan sonra, İsrail oğullarına Peygamber olarak gönderilen isâ Aleyhisselâm da, Müslümanlık ve Tevhid akîdesini tebliğ etmiş: "Şüphe yok ki, Allah, benim de, Rabb'ım, sizin de Rabb'ınızdır.
Öyle ise, Ona ibâdet ediniz!
İşte, doğru yol budur!" demiş, onlardan, küfr ve inkâr taştığını hissedince de "Allah'a doğru giden yolda, bana yardım edecekler kimdir?" dediği zaman, Ha­varileri de "Biziz Allah'ın yardımcıları! Allah'a, inandık. Sen de, ey İsâ! Şâhid ol ki, biz, muhakkak Müslümanlarız!" demişlerdir.[168]
"(İnsanları) Allah'a (iman ve ibâdete) davet edenden, (Kendisi de iyi amel (ve hareketlerde bulunandan ve: ben, Müslümanlardan'ım!" diyenden daha güzel söz­lü kim olabilirdir? (Fussilet: 33)"[169]

Tevhid Akidesi:
islâmiyette, her şeyden önce, Allah'ın varlığına ve Birliğine imân etmek
Farz'dır.[170]
İslâm Dininin bu Tevhid akîdesi, Allah'ın Birliğine, Ondan başka ibadet edile­cek hiç bir Mâbud bulunmadığına inanmak demektir ki, bu da, Kur'ân-ı Kerimde ve Hadîs-i şeriflerde (Lâ ilahe illallah = Allâh'dan başka ilâh yoktur.) Kelime-i Tev­hidi ile en özlü bir şekilde ifâde buyrulmuştur.[171]
Bütün Peygamberlerin, Ümmetlerine Tevhid Akidesini Telkine Çalışmaları Ve Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâmın Vazifesinin Şümul Ve Azameti: Başa Dön
Bütün Peygamberler ve özellikle: İdris Aleyhisselâm[172], Nuh Aleyhisselâm[173], Hûd Aleyhisselâm[174], Salih Aleyhisselâm[175] İbrahim Aleyhisselâm[176] Şuayb Aleyhisselâm[177] Mûsâ Aleyhisselâm[178] Ilyas Aleyhisselâm[179] İsâ Aleyhisselâm[180]...
gönderildikleri kavmları, putperestlikten kurtarmağa ve Bir Allah'a iman ve iba­det ettirmeğe olanca çabalarını harcamışlar, hattâ, bu yolda can verenler bile ol­muş, ne yazık ki, umulan mutlu sonuca ulaşılamamış;
Her yerinden küfür ve şirk fışkıran, Dinî, ahlâkî, içtimaî bunalımlar ve bozuk­luklar içinde çalkalanan koskoca bir putperestlik dünyasıyla tek başına uğraşmak ve sonuç almak vazifesi, Âhir zaman Peygamberi Muhammed Aleyhisselâm'a kalmıştır.
Muhammed Aleyhisselâm; (merkezden, muhîta doğru açılan dalga dâireleri gi­bi) Mekke ve çevresinden başlayarak![181], insanları Allah'ın doğru yoluna, önce, hikmet ve güzel öğütlerle davet etmek[182], (Davetini kabul edenleri, cennet nimet­leri ile) müjdelemek, (davetini, kabul etmeyenleri, Cehennem azâbıyla) korkutup uyarmak[183],
Sonra da fitne ve fesad, ortadan kalkıncaya, Din, tamamıyla Allah’ın oluncaya[184],
İslam Dini, bütün dinlere üstün gelinceyedek[185],
Peygamberimiz Aleyhisselâmın deyişi ile: "İnsanlara, Lâ ilahe illallah = Allâh'dan başka ilâh yoktur!'[186], Muhammedürresûlullâh = Muhammed, Allah'ın Resûlu-dur![187] dedirtinceye kadar savaşmak[188]... gibi çok ağır ve ağır olduğu kadar da, şerefli bir vazifeyi yüklenmiştir.[189]

Göklerle Yerin Ve Aralarındakilerin Nasıl Ve Niçin Yaratıldığının Kur'an-ı Kerimde Açıklanışı:
"Onun (Allah'ın) emri, bir şeyi dilediği zaman, ona: ol! demesinden ibarettir ki, o da, oluverirdir."[190] Allah, göklerle yeri[191], aralarında bulunan şeyleri[192];
Güneşi, Ay ve Yıldızları[193], hakkın ikamesine sebep olmak![194], herkesin, ka­zandığı ne ise, kendilerine asla haksızlık edilmeksizin, onunla mukabele edilmek üzere[195] ve belli bir va'de için yarattı.[196]
Göklerle yer, bitişik bir halde iken, Yüce Allah, onları, birbirinden ayırdı.[197]
Gökleri, yedi gök olarak tesviye ve tanzirrf[198] ve her gök'e de, kendisine âid işi Vahy etti.[199]
Göklere ve yere "İkiniz de, ister istemez, geliniz!" buyurdu. [200] Onlar da "İsteye isteye geldik![201] dediler.[202] Yüce Allah; güneşi zıyalı, ay'ı nurlu yaptı,
Kullar, yılların sayısını ve hisabını bilsinler diye, ay'in seyr ve hareketine muhte­lif menziller tayin etti.[203]
Nitekim, güneş, Yüce Allah'ın takdiriyle, kendi karargâhına doğru seyr ve cere­yan eder durur,
Ay da, tayin edilen menzil menzil miktarlara göre hareket ederek eski hurma salkımının eğri çöpü gibi bir hale dönerdir.
Ne güneş, ay'a erişip çarpar, ne de, gece, gündüzü geçerdir.
Semavî ecramdan hepsi de, ayrı ayrı birer felekte (yörüngede) yüzer durur­lardır![204]
Yüce Allah; insanlar, azıklarını, kolayca elde etsinler, yılların sayısını, vakitlerini, hisabını bilsinler diye her gün, geceyi giderip yerine, eşyayı gösterici gündüzü ge­tirirdir.[205]
Geceyi, içinde dinlensinler, gündüzün de, işlerini görsünler diye yaratmıştır.[206]
Yüce Allah; yeri de (insanların yerleşmelerine, gezip dolaşmalarına elverişli bir halde yaptı.[207]
Onda, üzerlerindeki/eri, çalkalanmasın diye[208] sabit dağlar yarattı.[209] Yeri, bir karargâh, gök'ü, bir bina (kubbe) yaptı. Gökten de, yeteri kadar su indirip onu, yerde durdurdu.[210] Yere, aşılayıcı rüzgârlar da, gönderdi.[211]
Orada, hikmet ve maslahata göre ölçülmüş, her şeyden, münasip nebatlar bitirdi.[212]
Yerde, bir çok geçim sebepleri de, yarattı.[213]
Göklerde ne var, yerde ne varsa, hepsini (bir lütuf olarak) emrinize verdi.
Şüphe yok ki, bunda, düşünecek bir kavm için, ibretler vardır.[214]
 

 
 
« Allah (cc)
   
« Peygamber (as)
+ Hz. Adem (as)
+ Hz. Şit (as)
+ Hz. İdris (as)
+ Hz. Nuh (as)
+ Hz. Hud (as)
+ Hz. Salih (as)
+ Hz. İbrahim (as)
+ Hz. İsmail (as)
+ Hz. İshak (as)
+ Hz. Lut (as)
+ Hz. Yakub (as)
+ Hz. Yusuf (as)
+ Hz. Eyyub (as)
+ Hz. Zülkifl (as)
+ Hz. Şuayb (as)
+ Hz. Musa ve Harun (as)
+ Hz. Hızır (as)
+ Hz. Yûşa (as)
+ Hz. Kâlib b. Yüfena (as)
+ Hz. Hızkıl (as)
+ Hz. İlyas (as)
+ Hz. Elyesa (as)
+ Hz. Yunus (as)
+ Hz. Şemûyel (as)
+ Hz. Davud (as)
+ Hz. Süleyman (as)
+ Hz. Lukman (as)
+ Hz. Şâ'yâ (as)
+ Hz. İrmiya (as)
+ Hz. Danyal (as)
+ Hz. Uzeyr (as)
+ Hz. Zulkarneyn (as)
+ Hz. Zekeriyya ve Yahya (as)
+ Hz. İsa (as)
+ Fetret Devri
+ Hz. Halid bin Sinan (as)
+ Hz. Muhammed (as)
   
« Aşere-i Mübeşşere (ra)
« Fırka-i Naciye (ks)